8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
- İşçi Ve Sendika
- 8 Mar
- 3 dakikada okunur
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne Giderken: Kadının Kurtuluşu Neye Bağlı?
Öncelikle şunu söyleyelim. 8 Mart,
"Dünya Kadınlar Günü” değil, “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”dür.
8 Mart, tarihsel anlamıyla ezilen, sömürülen, baskıya boyun eğmeyen yiğit, onurlu ve mücadeleci emekçi kadınların günüdür.

Her yıl 8 Mart yaklaşırken aynı sorular yeniden gündeme geliyor: Kadınlar neden öldürülüyor? Neden işsizler ordusunda kadınların sayısı artıyor? Neden milyonlarca kadın şiddet ve tacizle karşı karşıya kalıyor? Ve en acısı, neden hâlâ çocuk yaşta kızlar evlendiriliyor?
Ama önce şunu hatırlamak gerekir: 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir. 8 Mart, kadın işçilerin ağır çalışma koşullarına, sömürüye ve eşitsizliğe karşı verdikleri mücadelenin tarihidir.
8 Mart’ın kökleri 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki işçi hareketlerine uzanır. Sanayileşmenin hızla yayıldığı dönemde kadın işçiler fabrikalarda çok ağır koşullarda çalışıyordu. Günde 14-16 saat çalışma, düşük ücret, güvencesizlik ve insanlık dışı koşullar kadın işçilerin günlük gerçeğiydi.
1908 yılında Amerika’da tekstil işçisi kadınlar daha kısa çalışma saatleri, eşit ücret ve insanca çalışma koşulları için greve çıktı. Bu mücadele kadın işçilerin örgütlü direnişinin simgelerinden biri oldu.
1910 yılında Kopenhag’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Alman sosyalist önder Clara Zetkin, kadın işçilerin mücadelesini simgeleyecek uluslararası bir gün önerdi. Bu öneri kabul edildi ve böylece kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesini simgeleyen bir günün temeli atıldı.
1917’de Rusya’da kadın işçilerin “ekmek ve barış” sloganıyla başlattıkları grev ise tarihin akışını değiştiren olaylardan biri oldu. Bu grev kısa sürede büyüyerek büyük bir toplumsal harekete dönüştü ve sonunda Rusya’daki devrim sürecini tetikledi. O günden sonra 8 Mart, kadın işçilerin mücadele günü olarak dünya çapında yaygınlaştı.
Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün anlamı tam da buradan gelir: Kadınların eşitlik, özgürlük ve insan onuruna yakışır bir yaşam için verdiği mücadele.
8 Mart’a giderken Türkiye’de kadınların durumu ise ağır bir tablo ortaya koyuyor.
Son yılların verileri ürkütücü bir gerçeği gösteriyor. Her yıl yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Bir yılda yaklaşık dört yüz kadın hayatını kaybediyor. Yüzlerce kadının ölümü ise “şüpheli” olarak kayda geçiyor. Kadınların büyük kısmı en güvende olması gereken yerde, yani kendi evlerinde öldürülüyor. Fail ise çoğu zaman en yakınındaki erkek oluyor: eş, eski eş, sevgili ya da bir aile üyesi.
Kadınların karşı karşıya olduğu sorun sadece şiddet değil. Ekonomik alanda da tablo ağır. Türkiye’de kadınların istihdama katılım oranı erkeklerin yarısından bile az. Çalışabilir yaştaki kadınların büyük bölümü iş hayatının dışında kalıyor. Çalışan kadınların önemli bir kısmı ise düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışıyor. Ev içi emek ise hâlâ görünmeyen bir emek olarak kabul ediliyor.
Bir başka acı gerçek de çocuk yaşta evlilikler. Resmi verilere göre her yıl binlerce kız çocuğu 16-17 yaşında evlendiriliyor. Son yıllarda on binlerce kız çocuğu çocukluğunu yaşamadan evliliğe zorlandı.
Şiddet, işsizlik, yoksulluk ve eşitsizlik… Kadınların yaşadığı bu sorunlar birbirinden kopuk değil. Hepsi aynı toplumsal düzenin farklı yüzleri.
Bu nedenle kadının kurtuluşu sadece bir “haklar meselesi” değildir. Kadının kurtuluşu aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal bir sorundur.
Karl Marx ve Friedrich Engels, kadınların ezilmesini üretim ilişkileri ve mülkiyet sistemiyle birlikte ele almışlardı. Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çalışmasında vurguladığı gibi, kadınların tarihsel olarak geri plana itilmesi özel mülkiyet ve ataerkil aile yapısının ortaya çıkışıyla yakından bağlantılıdır.
Kadının ekonomik bağımlılığı sürdüğü sürece gerçek özgürlükten söz etmek zordur. Çünkü ekonomik bağımlılık aynı zamanda sosyal ve kültürel bağımlılığı da üretir.
Bu yüzden sosyalist hareket tarih boyunca kadınların eşitliği için mücadele etti. Kadınların üretime katılması, eşit ücret, kreş hakkı, doğum izni ve sosyal güvence gibi talepler bu mücadelenin temel başlıkları oldu.
Kadın sorunu feminist bakış açısıyla, yalnızca kadın-erkek ilişkilerine indirgenmesi, sorunun ekonomik ve sınıfsal boyutunu görmezden gelerek çözülemez. Sömürü düzeni devam ettiği sürece kadınların gerçek anlamda özgürleşmesi mümkün değildir. Bu nedenle kadın sorunu yalnızca feminist bir bakış açısıyla ele alındığında yanlış olur.
Ancak şunu da görmek gerekir: Kadının kurtuluşu yalnızca ekonomik sistemin değişmesiyle değil, aynı zamanda erkek egemen zihniyetin ve kültürün değişmesiyle mümkündür. Ataerkil değerler yıkılmadan, kadınların toplumsal yaşamın her alanında eşit söz ve karar hakkı olmadan gerçek özgürlük sağlanamaz.
Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne giderken sorulması gereken soru şudur:
Kadınların öldürülmediği, tacize uğramadığı, işsiz bırakılmadığı ve çocuk yaşta evlendirilmediği bir toplum mümkün mü?
Evet, mümkündür.
Ama bu, yalnızca yasalarla değil; eşitliğe dayalı bir toplumsal düzenle, kadınların ekonomik özgürlüğüyle ve erkek egemen zihniyetin aşılmasıyla mümkün olacaktır. Bu da kadın erkek birlikte örgütlü mücadele vermesiyle mümkündür.
Kadının kurtuluşu işçi sınıfının kurtuluşudan bağımsız değildir.
Kısacası, kadının kurtuluşu yalnızca kadınların değil, bütün toplumun kurtuluşunun bir parçasıdır.
Miroğlu



Yorumlar