İstanbul
- İşçi Ve Sendika
- 15 Oca
- 1 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 17 Oca
İSTANBUL
İstanbul, milyonlarca işçinin birbirini tanımadığı şehir.
Aynı servise binen,
aynı vardiyada ter döken insanlar
birbirinin adını bilmez.
Yan yana yaşar, birlikte yaşayamazlar.
Oysa ne kadar tanıdıktırlar birbirlerine,
bir kardeş kadar yakın…
Kalabalık büyür, dayanışma küçülür.

İstanbul koca bir köydür.
Ama köyünde evi yoktur, bacası tütmez.
Tarlası yoktur, bağı bostanı yoktur.
Toprağı yoktur ama sırtında dünya kadar yük vardır.
Ürettiği, temizlediği, hizmetini verdiği şehre yabancıdır.
Sinemayı bilmez, tiyatroya gitmez, konseri duymaz.
İstanbul güzel bir şehirdir. Tarihtir, gelecektir.
Ama İstanbul’u gezmez.
Yok, yok…
Yanlış anlaşılmasın.
Bilmediğinden,
gitmediğinden,
duymadığından,
gezmediğinden değil;
yokluktan.
Yani mesele yokluktan.
Daha anlaşılır söyleyeyim..
İşin özü yokluktan...
Ayıramaz çocuklarının rızkından…
Bir bilet, bir çay, bir nefes kadar bile ayıramaz.
Kalabalıktır, işçinin şehridir yedi tepeli İstanbul.
Ama yedi bölgeden işçinin geldiği bu kalabalığın ardında boşaltılmış memleketler vardır.
Köyler boşaldı.
Kasabalar sessizleşti.
Tarlalar ekilmez oldu.
Meralar hayvansız kaldı.
Sanayisi yok..
Toprak duruyor ama rençberi yok artık.
Çünkü İstanbul’a sürüldü.
Geride kalanlar ya işsiz,
ya emekli,
ya da “artık çalışamaz” denilen yorgun bedenler.
Yorgun olmayanların, üretenlerinki de para etmiyor.
Bir zamanlar kendi toprağında doyan insanlar,
bugün başka bir şehrin servis saatine göre yaşayan işçilere dönüştü.
İstanbul kalabalıklaştı,
memleket yalnızlaştı.
Şehir büyüdü,
yurt küçüldü.
Ve belki de en ağır gerçek şudur:
İstanbul işçinin şehri oldu,
ama örgütlü olamadı.
Oysa şairin dediği gibi kavgamızın şehriydi...
İki sınıf vardır:
Biri işçi sınıfı,
diğeri sermaye sınıfı.
Kavga orada başlar.
Miroğlu



Yorumlar